Bugün, 30 Kasım 2020 Pazartesi

Nesrin Bulat


ÖNÜMÜZ KIŞ

ÖNÜMÜZ KIŞ


Kara, parlak zümrüt yeşilinden iki gözü de görmezden gelinirse kapkara... iki yıldır beni görmesiyle bana doğru koşması bir oluyor.  İçinde bulunduğu kalabalıktan kimse koşmasa da onun bana doğru koşması benim için ne demek bilemezsiniz. Bir kere kendimi çok değerli hissediyorum, hem de hiç olmadığım kadar hem de hiçbir insanın şimdiye dek hissettiremediği duygularla doluyor içim. Minnetine karşı  minnet duyuyorum. İyi ki nankör değil diye seviniyorum. İyi ki yiyip içip sırtını doğrultur doğrultmaz kaçanlardan değil.

Başını ellerime teslim edişi, sırtını okşarken tüm hırçınlıklarından sıyrılışı öyle güzel ki. Hayattaki pek çok sorumluluğumu ben seçmedim ama onu beslemeyi, sevmeyi, susuzluğunu gidermeyi ben seçtim ve zamanla seçtiklerim içinden en güzel duygularımı harekete geçiren bir sorumluluk oldu bu. Ona her dokunuşumda öfkem, kederim kış gibi güneşte eriyip gitti. Severken seviliyorum, ellerim parlak kara tüylerinde akarken onun iştahla getirdiklerimi yemesi ayrı bir zevk veriyor bana. Normalde bu oburluk insanda olsa çok kızarım hatta öylesi insanın karşısında oturup yemek yemekten midem bulanır. İki lokma fazla yemek için birbirinin gözünü oymaya çalışanlar gelir aklıma. Afrika gelir, açlar gelir... Gelir de gelir.

Oysa Kara öyle mi? Onu sevip izlerken çocukluğum gelir aklıma. Taş bir evin önündeki avlunun  toprak zeminine atmışız küçük tüpü, üstünde alüminyum tencere, içinde şakır şakır kaynıyor patatesli bulgur pilavı... Bu yemeğin bir adı var mı bilmem ama bilmesem de yapılışını iyi bilirim. Altı yedi yaşlarındaki çocuk belleğim tüm sırayı kaydetmiş. Önce soğanlar kavruldu sonra salça, ardından  patates eklendi, siyah kulplu alüminyum kapak bir süre kapatıldı. Tekrar açılıp karıştırıldı ardından bulgur, su, tuz eklendi. Buruşuk, mavi damarlı bir el karıştırdı malzemeyi tekrar kapattı. Piştiğinde suyunu tam çekmemiş olacak. Yani hafif sulu inecek tüpten. Ölçü mü? Göz kararı her şey. Hiçbir şeyin ölçüsü yok, paylaşmanın da. Tüpün etrafında yüzü beyaz sırtı sarımsı bir tekir kedi dolaşıp durdu. Arada sırada kaynayan tencereye çok sokulunca azar işitse de kaçıp gitmedi. Yemekteki malzemelerin bir ölçüsü kedinin de bir adı yok. Ben ona Kedi diyeyim. Her şeyiyle tüm huylarıyla aklımda olan bu kedi azar işitse de dövülmeyeceğini, aç bırakılmayacağını bilirdi, kaçmayışı bu yüzden.  Anneleri tarlaya giden çocuklar sabırsızlanarak koro halinde "Ebe(babaanne) acıktık." diye yarı ağlaşan seslerle çığırırken kedi de miyavıyla eşlik ederdi bu küçük koroya. Dört torun, bir kedi, patatesli bulgurun pişmesini sabırsızlıkla beklerdik. Ebemiz bizim tabaklarımıza yemeği bölüştürürken cömertti biz de Kedi'yi beslerken. Gündüzleri güneş; kapımızı, avlumuzu, sırtımızı okşarken cömertti. Geceleri ebemiz masallarıyla uykuya dalmamızı sağlarken cömert...

Bir zamanlar insanlar, sevgide ve paylaşmada cömertti. Şimdi  yemek artıklarını sokak hayvanlarına vermeyi ya akıl edemeyen ya da onlarla empati kuramadığından mı ne çöpe deviriveren çok insan var. Kendisinden başka kimseyi düşünmeyen... Saysam saysam neyi sayayım hangi müthiş özelliğimizi, bir hal hatır sormaktan aciz kalışımızı mı? Gerek yok biliyorsunuz zaten. Sadece hatırlatayım istedim. Birbirimize kırgın olabiliriz, öfke dolu, umursamaz, ilgisiz de... Kuşlara, kedilere, köpeklere, yani sokaktakilere bari olmayalım önümüz kış. Kara, bana her görüşümde çocukluğumu anımsatır ama anımsatmasa da severdim onu. Onun muhtaçlığını, ağızlı ama dilsizliğine rağmen bir pati okşayışı, bir mırmırı ile neler neler anlatmaya çalıştığını bilirdim. Önümüz kış, karaları, beyazları, sarıları; kanatlıları, kuyrukluları, dilsiz dostlarımızı... Unutmayalım! Onlardan kötülük görmedik ama onlara çok kötülük ettik. Hadi affettirelim kendimizi.



YAZARLAR